Cemâl Yönlerinin Uyanışı: Kadının Asli Tabiatına Dönmesi

İlk dünyevi aşkımız annemizdir, Allah insana insandan tecelli ettiği için, Allah’ı da orada buluruz. Sonra gelen bütün yar, yaran hepsi teferruattır. Demek ki “annelik” sadece bir cinsiyet aidiyeti ve bebek taşıma özelliği değil, insanlığa bahşedilmiş muhteşem bir rahmânî hâller manzumesi, en yüce bir varoluş makamıdır.
 
Son zamanlarda hem dünyada hem de ülkemizde gittikçe artan miktarlarda üzücü hadiselere şahit oluyoruz. “Sözde din” adına anlamsız şiddet, zenginlerin fakirleri istismarı sonucu küresel göç dalgaları, çevre kirliliği, ekolojik dengenin bozulması, tükenen türler… gündemden çıkmıyor. Uzaydan bir yerlerden şu hassas mavi gezegenimize bakan birisi hayretle “bunlara ne oluyor” derdi. Evet, bize ne oluyor Allah aşkına? Nasıl artan bütün teknolojik imkânlarımıza rağmen işler hep daha kötüye gidiyor? Mesela 100 senedir psikiyatri ve psikoloji ama ne hikmetse rûh sağlığı bırakın düzelmeyi, gittikçe bozuluyor ve dünya neredeyse bir açık hava tımarhanesine dönüşüyor.
 
İşte bu soruların cevabını bulabilmek için, Nefs ve Maneviyat Psikolojisi adı altında, sessiz sedasız bir psikoloji hareketi başlattık. İnsanın psikolojik yapısını, bu yapıda hüküm süren kuralları sadece batı ilminden değil, bizzat Yâratanımızın kitabı keriminden ve bu kitabı bize tebliğ eden Fahr-i Kâinat Efendimizin (asv) fem-i saadetlerinden öğrenmek istiyoruz. Nefs Psikolojisi üzerinden insanı anlamaya çalıştıkça, hayretle, önceleri cevabım bulamadığımız bazı soruların cevabını bulduğumuzu görüyoruz. Bu sorulardan belki de en mühimi şu: Nasıl oldu da biz hem kendi kendisini ve hem de çevresini yok eden bir tür haline dönüştük ?” Cevap, psikolojik yapımızın ince ayrıntılarında gizli ve bu yapıyı anlamak için insan olmanın kısa bir tanımını verelim.
Öncelikle Hâlik-i Mutlak (MutIak Yaratıcı) Rabbimiz öyle takdir buyurduğu için, bizi yaratıklarının en hayırlısı, en şereflisi kılmış ve bize (kabımız aldığınca) kendi rûhundan ihsan etmiş (KK Secde 32/9) ve dünya hayatındaki halifesi tayin etmiş (KK Bakara 2/30). Ayrıca “güzel isimler / esma ül hüsna adı altında evrenin bütün yapısal kodlarını da öğretmiş (KK Bakara 2131). Erkek veya dişi yaratılmamızdaki cins farklılığı ise (KK Zariyat 51/49) bu isimlerin ilginç bir özelliğinden kaynaklanıyor, celâl ve cemâl yapısı.

Özetle açıklarsak, mesela rahman (rahmetini dalga dalga bütün kâinata yayan), rahîm (bu rahmetini alıcılık kabiliyetine göre bir ana rahmi gibi bireysel olarak ihsan eden), raûf(çok merhametli) vedûd (hakiki manada seven hatta âşık), hafız (koruyan) müheymin (emniyet verici) gibi isimler cemâl isimleri (yani sembolik manada müennes/dişil). Diğer yandan da cebbâr (takdir ettiğini zorla yaptıran), muktedir (kudretine sınır olmayan), mumit (öldüren), muksît (âdil olup mazlumların ahını zalimlerden çıkartan), kahhâr (çok güçlü ve kahredici) gibi isimlerde celâl isimleridir (yani mecazi manada erilfmiizekker). Cemâl isimleri sayısal olarak bakıldığında, celâl isimlerine göre takriben on misli daha fazladır. Bu durum da Rabb’imizin hadis-i şerifte zikredilen “Rahmetim gazabımı aşmıştır” hakikatine tekabül eder.
 

mustafa merter

Ve bütün insanlığa ezelde kâinatın bu “asli yapı taşları”, kodları yani “isimler” öğretilmiş, emanet edilmiştir. Emanet edilmiş olma bu kodlarla tasarruf etme yetki ve salahiyetini taşıma demektir. Ayrıca bu “isimler” hadis-i şerifte zikredilen 99 isimle sınırlı değildir, sayıları sonsuzdur. Başka bir sembolle isimleri anlatmaya çalışırsak, her ismi bir ezgi gibi düşündüğümüzde, kullandığı isimlere göre her insan bir bestedir yani hayat boyu oluşturduğu ezgilerin bütünüdür. Kemâl (yani olgunluk) celâl ve cemâl isimlerinin ahenkli bir şekilde birleşmesinden kaynaklanır. Orantıda celâl ağır basarsa “müzikti kulakları tırmalar, mesela zorba, kaba, çıkarcı, bencil oluruz ve celâl olmadan sadece cemâli yaşarsak pasif, âtıl, etkisiz kalırız.
Şimdi ilginç olan hanımefendilerin fıtri (yaradılıştan gelen) yapıları itibariyle cemâl isimlerine, erkeklere göre daha fazla mazhar olmalarıdır. Mesela rahman isminin tecellisi olan “merhamet” kadınlarda daha fazladır ve aynen Sultan ul Enbiya Efendimiz (asv) gibi hanımefendiler “raufun rahim” dirler (KK tevbe 9/128). İşte bu üstün özellikleri sebebiyle, anne olma şerefi, kadına ihsan edilmiştir. Yâni Rabb’imiz kadım, tabiri mazur görün, Efendimizin (asv) ahvâli şerifi ve “kendi modeli ” üzerine yaratmıştır. Tabii ki bu yapı gerektiğinde celâl isimlerinin kullanılmadığına delalet etmez, istiklâl savaşı esnasında erkekleri cephede mücadele veren kadınlar hem anne ve hem de baba olmuşlardır.
Ayrıca İbn Anibi (ks) gibi tasavvuf büyüklerimizden öğrendiğimiz kadarıyla, sevginin de ötesinde bütün kâinat “aşk” üzere yaratılmıştır, ilk nokta aşk ve son nokta da aşktır, farkına varmasak da “aşk” dan geliriz, “aşk” a döneriz.

Bir velinin buyurduğu gibi bütün yaradılış süreci bu “aşk”ı izhar etmek (meydana çıkarmak) için bir bahanedir.
Ana rahminde (rahîm ism-i şerifine dikkatinizi çekeriz) bu “aşk? içinde yüzen bebek, doğduğu anda, dünya nefesini içine çektiğinde, yani dünyayı içine aldığında, dünyalı olduğunda, ağlamaya başlar. Ve hemen akabinde kaybettiği sandığı “aşkı annesinin gözlerinde ve gönlünde bulur. İlk dünyevi aşkımız annemizdir, Allah insana insandan tecelli ettiği için, Allah’ı da orada buluruz. Sonra gelen bütün yar, yaran hepsi teferruattır. Demek ki “annelik” sadece bir cinsiyet aidiyeti ve bebek taşıma özelliği değil, insanlığa bahşedilmiş muhteşem bir rahmânî hâller manzumesi, en yüce bir varoluş makamıdır. ’Cennet annelerin ayakları atındadır” hadis-i şerifi bu hususiyete dikkati çeker, İşte nefs psikolojisinin bize öğrettiği gibi bu iğince ayart’ bozulduğu için “kendisini ve hem de çevresini yok eden bir tür” olduk. Maddeperest tüketim toplumunun sapık mantığı doğrultusunda kadın olmak, anne olmak, aile kurmak sanki ikinci sınıf bir insanlık haline indirgendi. Ve akord bozuldu, o kadim beste ahengini yitirdi, cemâli unutup bir celâl gürültüsü haline dönüştük. Peki, nasıl kurtulacağız? Biz erkekler inşacıyız, savaşçıyız, avcıyız, “güce” sahip olma yollarının ustasıyız, rekabeti severiz, gerektiğinde “ezip geçeriz” Ama hakikatine baktığımızda son derece mutsuzuz, “kahhar” ism-i şerifinin atında, kendi yapıp ettiklerimizin neticesinde ölesiye eziliyoruz. Bu durumda “birilerinin” bizi bu kâbustan uyandırması, sahte değerler üzerine kurduğumuz dünyamızı yansıtması lazım.

“Birileri” fıtri yapıları itibarıyla “cemâl” zengini yani hikmet (bilgelik) kaynağı olan annelerimiz, eşlerimiz, bacılarımız olan hanımefendilerden başka kim olabilir? Ancak “onlar” bu rüyadan, biz erkeklerden daha önce uyanırlarsa kendi özlerini bulurlarsa, hem kendilerini ve hem de biz erkekleri kurtarabilirler.
Evet nefs psikolojisi bize bunları öğretiyor, küresel boyutlarda bir Cemâl Uyanış Hareketi” bütün dengeleri tekrardan düzeltebilir.

Bu Tespitlerden Hareketle Şu Tavsiyelerde Bulunabiliriz…
Evvel emirde çocuklarımızı bu şuurla terbiye etmemiz çok önemli. Anneliğin, kadınlığın, dişi bilgeliğinin çocuklara sanki ikinci sınıf insanlık gibi yansıtılması son derece yanlış. Tam tersine cinsiyetleri ile iftihar etmelerini öğretmeliyiz. Eğer şimdiye kadar yaptığımız gibi varoluş hedeflerini etkinlik, güç, kuvvet, zenginlik ile kısıtlarsak, genç insan celâl isimleri ile var olmanın üstünlüğüne inanır ve hayat projesini yanlış temeller üstünde kurar.

Sınırsız güç, iktidar arayışı, ezici rekabet, baş olma hırsı, mal toplama, sözde kendi kendine yetme, kendi kendinle mutlu olma hayali yani narsisizm, hakikatini unutup zahirini allayıp pullayıp teşhir etme, fiziki gücünü, fıtrata aykırı bir şekilde zorlama. – bunların hepsi erkeklerde bile olmaması gereken ilkel hasletlerdir. Hazret-i Mevlâna’mızın buyurduğu gibi, “sadece yaratılmış değil, “sanki ’i yaratan olan hanımefendilere ise hiç yakışmaz. Ama daha da vahimi, ait olmadıklara bu daracık kaba sıkışma onları ölesiye sıkar. Çünkü fıtri yapılarında kuvve olarak (potansiyel) bekleyen cemâl isimlerinin tecelli etmemesi (meydana çıkmaması), nefes alıp da veremeyen bir insanın haline benzer. Hayatın başlangıcında “zafer sarhoşluğu” ile bu durum ilk senelerde fark edilmeyebilir ama “ilkbahar” geçip “yazan adım atıldığında ve özellikle hayat “sonbahar” ına doğru ağır bir kasvet çöker.

Bu sebeple depresyon ve evham hastalıkları kadınlarda daha çok görülür ve 1900 lerde % 1-2 civarında olan hayat boyu depresyon görme sıklığı, günümüzde özellikle ergenlerde % 20-40 civarına gelmiştir (Twenge 2010).

Peki bu durumun başka pratik çözümleri ne olabilir diye sorarsak, şu cevapları buluruz- Gördüğümüz gibi yaşadığımız çağın “modası”, olabildiğince madde tüketme ve bu yolda iktidar sahibi olma, gibi gözüküyor. Ve bu var olma yerine sahip olma varoluş tarzının dayanılmaz bir cazibesi var, karşı koymak çok zor. Bu durumda, tabii ki genç kızlarımıza mesleki ve yüksek eğitim imkânları sunmalıyız, aksi takdirde haksızlık olurdu. Ama bütün bu eğitimleri alırken bir yandan da USA’da olduğu gibi erken evlilik ve annelik teşvik edilmeli.

Mesela yasal düzenlemelerle hamilelik esnasında İsviçre de olduğu gibi, %25- 50-75 çalışma saatleri, iş yerlerinde çalışan anneler için kreşler organize edilebilir, vergi sistemi genç çocuklu çiftler için yeniden yapılandırılabilir. Yani erken evliliği ve çocuk sahibi olmayı anaokulundan başlayıp bütün eğitim süreci esnasında cazip hâle getirmeliyiz. Çünkü kadın anneliği tattığında sanki bir cemâl isimleri devrimi yaşar, kâinata bakışı değişir, özünü bulur.

Son senelerin modası ve aslında “erkek kopyası kadınlık arayışı” olan emansipasyon hareketi (sözde kadın erkek eşitliği) artık iflas etmiştir. Çünkü yukarıda açıkladığımız gibi, fıtri yapısı, özü, aslı itibarıyla kadın erkek “eşit” değil, cemâl zenginliği açısından kadın bidayetinde erkeğe üstündür. Akl-ı selim (sağduyu), hikmet, ferâset, basiret, merhamet, muhabbet hep cemâl yani müennes vasıflardır. İlginçtir kelime yapısı olarak da Arapça da zât (mesela Allah’ın “Zât”ı dediğimizde), nefs, ayrı (asıl), hakikat hep müennes (dişil) kelimelerdir. İbn Arabi (ks) bir hadis-i şerifin gramatik yapısından da hareket ederek, insan yapısında ki asli unsurun müenneslik olduğuna işaret eder (bana dünyadan üç şey sevdirildi hadisi).

Hazretin görüşüne göre bütün yaradılış süreci, dişilik ilkesi ile yönetilmektedir Ve bu görüşünü şöyle güçlendirir, “erkek iki müennes arasında tahakkuk eder (gerçeklik kazanır), te’nis-i zât (teinis — dişilik ilkesi) diğeri ise teinis hakikidir (yani gerçek kadın/anne). (İbn Arabi Fusus-ul Hikem, Toshihiko İzutsu, Kaknüs Yay S 290). Teinis-i zatı (özdeki dişilik) her insanın aslî “Can” kuvvesi (ilk yaradılışındaki en mükemmel hali, Tin Suresi 95/4,”lekad halaknâl insine fi ahseni takvim”) olarak telakki edersek öyleyse erkek ve kadının yaratıldığı o “’tek bir Can” da aslında müennes bir kuvvedir halakakum min nefsin vâhidetin, Nisa Süresi 4/1). Evet erkek hayatın başlangıcında celâl isimlerinin tecellisi olmalı, yani her açıdan güçlü olmalıdır (barınak inşa edecek, avlanacak, ailesini koruyacak, toplumsal ve ailevi disiplini sağlayacak… Ama bu celâl haline sıkışıp kalmamalı, kemâle doğru tekamülünde cemâl uyanışı da yaşamalıdır. Yoksa eksik kalır, “yaşamadan” ölür. Hazret-i Ömer Efendimizin (ks) hayatı seniyyeleri (“katil ÖmerVden, adalet ve merhamet timsali Ömer’e dönüşümü) bu sürecin en ibret verici misallerinden sadece biri sidir.

Ve erkeklerdeki bu uyanışı başta annelerimiz olmak üzere hikmet sahibi hanımefendiler harekete geçirir. İnsan insan yanında insan olmayı öğrenir ve hepimizin ilk insan modeli “anne”lerimizdir.

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter
 
 

Henüz Yorum Yok

Bir Cevap bırakın