Çemberimde Gül Oya Hikayesi Nedir: Özet

Merve A. Tokyay

Her şey bir zincirle başlar. Anadolu’da 5-6 yaşlarına gelen kız çocuklarının eline önce iplik verilir, iğne ya da tığ. O tığı eline alır ve başlar zincirin ilk halkası. İğne oyasına heves ettiyse zürafa denilen, oyanın en basit adımını atar. Zincirler ve zürafalar uzun süre meşgul eder kız çocuğunu… ‘Anne bak, yaptım.’ demek yetmez. Israrla, uzatmalıdır zinciri. Gözü kapalı çekebilmelidir. Ezberlemelidir. Hatasız gitmelidir. Sonra zincirle konuşmalıdır. Konuşmalıdır ki oya da konuşsun. Oya da kızsın, oya da çiçek açsın, oya da sevinsin, ağlasın ve gülsün. Anadolu kadını pek konuşmaz. Lakin bu onu ifadesiz yapmaz. Kendisini ifade edebileceği alanlar yaratmıştır kendine. Küsken erkenden uyumak, yemeği kötü yapmak, çamaşırları geciktirmek gibi… Bir de oyalar vardır. O oyaların da bir dili…

oya

Türk el sanatları, özelde oya ve dantel kültürü bu toprakların binyıllar boyunca ve hâlâ da devam ettirdiği özel bir uğraş. Evlenen her genç kızın bir çeyiz sandığı vardır. İçinde de oya ve dantellerle süslenmiş yatak örtüleri, tülbentler, mendiller, havlular… Kullanılmasa bile o sandıkta durması için yapılan el işleri. Büyük şehirlerde artık önemini yitirse de Anadolu şehir ve köylerinde çeyiz mefhumunun bir genç kız için ıskalanması asla söz konusu değildir.

oya

Oya biraz da edeple ilgilidir. Oya yapan kız, bir köşede oturur. Bazen sohbete eşlik eder oya, bazense sohbetin ta kendisi olur. Eskiden kocaya darılmak, kaynanayla tutuşmak ya da eltilerle atışmak edebe aykırıydı. Susardı Anadolu kadını. Konuştuğu biri vardı, o da elindeki şaheser. Doğada açan çiçekler kadınların ellerinde açarlar. Anadolu kadını, bıraktığı oyanın elinde kuruyacağından korkar da hızla başladığı işi bitirme gayretine girer.

Oya nedir, kültürümüzin neresinde durur, tarihçesi nedir,  ama en çok da hangi oya ne anlama gelir? Bu soruların cevaplarını bulmak için bir yazı hazırladık. Onların geçmişten getirdikleri sesleri dinleyebilme, duyabilme ve anlayabilme umuduyla dosyaya da ’Oyaların Dili’ dedik, dinle ey okuyucu…

oya

Oya Nedir?
El sanatlarının zarif örneklerinden olan oya, değişik kaynaklarda: ’Oya ince bir dantel olarak tarif edilebilir.’ Oya, kadın çamaşır ve esvaplarının vesair bazı şeylerin (boy yemenilerinin, çevrelerin) kenarlarına iğne ile yapılan veya yapılmış hazır alınarak dikilenipek veya iplikten örgü, oymalı süs’’, ’Renkli bir ibrişimden iğne ile çiçek veya yaprak şekillerinde örülen işlemenin adı’, ’Oya; bir tür dantel. Türkiye’ye özgüdür. Normal dantelin iki boyutluluğuna karşılık, oya üç boyutlu biçimde de örülebilir. Kumaşlara kenar süs olarak işlenir.’ ’Oya, süslemek ve süslenmek ihtiyacı ile yapılan ve tekniği örgü olan bir sanattır.’’ Şeklinde tanımlanıyor. Bu tanımlardan hareketle kısaca oyayı; İğne, mekik, tığ, firkete gibi aletlerle, ipek pamuk vb. ve bazen pul, boncuk vb. Yardımcı malzemeler de kullanılarak yapılan bir el sanatıdır diye tanımlamak mümkün. Anadolu kadını duygularını renklere ve oyaya dönüştürür.

Oyalarımız, bölgeden bölgeye değişen zevke göre biçimlenir ve özgün isimler alırlar. İsimleri yöreden yöreye değişmekle birlikte şehirden şehre dolaşan, anonim oyalar ortak isimler alırlar.

oya

Dünya literatürüne “Türk danteli” olarak giren iğne oyalarımız, ilk bakışta dantelle benzerlik gösterse de, bir alan oluşturan ve mutlaka bir eşyaya dikilmek üzere yapılan iki boyutlu dantelden, üç boyutlu yapısı ile başlı başına bir süsleyici olması ile ayrılır. İğne oyalarının malzemesi genellikle ipektir. İğne oyasının gelişmesindeki en büyük etken ise Anadolu’nun İpek Yolu üzerinde olması ve ipek üretimi yapılmasıdır.

oya

Oyanın Tarihçesi
Oya; çiçekle örgü sanatının birleşmesinden doğmuş süslemek, süslenmek amacıyla yapılan ve ayrıca taşıdıkları mesajlarla bir iletişim aracı olarak da kullanılan ve tekniği örgü olan bir dantel türüdür. Örücülük sanatının, ilk kez nerede, nasıl ve kimler tarafından başlatıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, insanların örtünme ihtiyacını hissettiği zamanla başladığı zevk, beğeni ve yaratıcılık yeteneklerinin artmasıyla gelişme gösterdiği düşünülebilir.

Dünya literatürüne “Türk Danteli” olarak girmiş olan iğne oyalarının Anadolu’da çok eskilere dayanan belgeleri bulunmuştur. Avrupa ise iğne oyası ile 16. yüzyılda tanışmıştır. Kökeni araştırıldığında bazı örgü adlarının Ege masallarında geçtiği, 1905’de Menfiz kazılarında bulunan eski örneklerden de bu sanatın başlangıcının M.Ö 2000 yıllarına kadar uzadığı tespit edilmiştir. Diğer kaynaklarda ise iğne ile yapılan bu oyaların 12. yüzyılda Anadolu’dan Balkanlara oradan da İtalya yoluyla Avrupa’ya yayıldığı sonucuna ulaşılmaktadır. Ayrıca batı ülkelerinin daha eski kaynaklarında iğne oyası benzeri bir örgüye rastlanmamakla beraber, bu ülkelerin dillerinde “oya” sözcüğünün karşılığı da bulunmamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun her döneminde saray içi, dışı ve Anadolu’da yapılan geleneksel örgü ve oyalara çok önem verilmişti.Cumhuriyet döneminde ise yeteri kadar ilgi görmemekle birlikte, oyalar günümüze kadar geleneksel yollarla gelebilmiştir.

oya

İğne Oyaları Nerelerde Kullanılıyor?
İğne oyaları eskiden para ve tütün kesesi, gözlük, tespih, cep saati (köstek) kılıfı, mendil kenarı süsleri olarak erkeklere özgü eşyalarda, kadının erkeğine verdiği değeri sergilemiştir. Sandık, sehpa, semen, tepsi, ayna örtüleri, duvar panoları ve bu gibi şekillerde hazırlanarak evleri süslemede kullanılmıştır. Yatak takımları, bohçalar, başörtüleri, yemeniler, grepler, mevlit bezleri ve seccade kenarları gibi yerlerde kullanılarak çeyizler için hazırlanmıştır. Elbise ve geceliklerin kol ve yaka kısımlarında, saç tokası, fular, yaka süsü olarak da süslenmek amacıyla kullanılmıştır. Gelinler için de farklı özelliklerde çeşitli çiçek motifleri yapılarak hotoz süslemelerine ayrı bir özellik kazandırmıştır.

Batı Trakya’da kız ve erkek çeyizlerinde mutlaka bulundurulması gereken sandık eşyalarının başında iğne oyaları gelir. Bunların ağır işli olanları erkek veya kız tarafına verilmek üzere daha özenle seçilerek işletilir. Çeyizlerde bulunan oyaların ağır olması da bir övünme meselesidir.
Bugünse birçok tasarımcı iğne oyalarını takı olarak kullanıyor. Bazı tatil beldelerinde ise köylü kadınlar oyayı, küpe ya da kolyeye iliştiriyorlar.

oya

ASLINDA…
Mor sümbül: Kızın aşık olduğunu,
Pembe sümbül: Kızın nişanlı olduğunu,
Beyaz sümbül: Sadakat ve bağlılığı,
Badem baharı: Kızın sevdiği kişi ile evleneceğini,
Acı biber oyası: Kadının eşine çok kızdığını,
Arpa çiçeği oyası: Kadının eşinin ilgisizliğinden şikayetçi olduğunu,
Müjde oyası: Genç kadının bebek beklediğini,
Yabani gül oya: Eşi başka şehirde çalışan kadınları,
Papatya oyası: Temizliği ve saflığı,
Kır menekşesi: Yalnızlığı ve çekingenliği,
Sarı nergis: Ümitsiz, aşka düşüp; gönül acısı çekmeyi anlatır.
Çayır çimen oyası: Evlenecek olan gelinlerin, kayınvalidelerine hediye ettikleri bu oya, aralarının çayır çimen gibi huzurlu ve ferah olması anlamını taşıyor.
Kıllı kurt oya: Kenarında kıllı kurt oyası, yemeni takan bir kadının hayatından memnun olmadığını anlatmak istiyordur.
Mezar taşı oyası: Gelin ve kayınvalide arasında anlaşmazlık varsa ‘Aramızdaki bu soğukluk mezara kadar’ sürecek anlamı taşıyan mezar taşı oyası kullanılıyor.
Biber oyası: Yine kocası ya da kayınvalidesiyle arası iyi olmayan gelinlerin tercihi…
Çınar yaprağı oyası: Özellikle Mudurnu yöresinde yapılan bu oya, çınar gibi uzun ömür ve bilgelik temennisi taşıyor.
Portakal çiçeği oyası: Meyvesi ve çiçeğinin aynı dalda, aynı anda yer aldığı tek çiçek olan portakal çiçeği; oyalarda da doğumla ölümü, gençlikle ölümü, ümitle geçmişi bir arada tutmayı ifade ediyor.
Zilli maşa oyası: Anonim bir oya çeşidi. Halk arasında kavgacı, geçimsiz, eli maşalı insanları simgeliyor. Kötü ruhları kovaladığına inanılıyor.
Çarkıfelek oyası: Mutlu olamayıp, eşinden ayrılan kadınlar tarafından işleniyor ve kullanılıyor.
Kütüle oyası: Adana’da yapılan bir oya. Nikâhtan sonra gelin, eltisine kütüle oyası veriyor ki; aramız çiçek gibi olsun diye.
Sümbül oyası: Umudun, aşkın ve bekâretin sembolü olarak Tokat’ta yapılıyor.
Kaynana dili oyası: Acı ve çok konuşan kaynanaları ifade ediyor.

 

oya

Bir Oyanın Anlattığı
Kaynana yumruğu oyasını duymuş muydunuz? Bu oyanın adı kadar, hikâyesi de ilginç. Adını “kaynanasının sardığı bir tencere baklalı yaprak dolmayı yiyen gelinden” alan oyasını hikâyesi şöyle: Akşam gelecek misafirler için bir tencere yaprak dolması saran kaynana, tencereyi ocağa koyarak komşuya gider. Evden çıkmadan önce de gelinine ocaktaki dolmayı kontrol etmesini söyler ve evden ayrılır. Ocakta pişen yaprak dolmasının kokusu, hamile olan ve aşeren gelinin burnuna öyle güzel kokar ki; gelin dayanamayıp birer ikişer yer. Öyle ki tencerede dolmanın bittiğini bile fark etmez. Akşam eve gelen kaynana tencerenin kapağını açınca; sabah sardığı dolmaların yerinde yeller estiğini görür geline çıkışır. Gelin: “Bir tek bir tek aldım, tükenmeyecek sandım” der. Kaynana ise, gelinin bu sözlerine: “Ekşiliymiş, mayhoşmuş diyerek gelin; Bir tencere dolmayı nasıl yedin? şeklinde karşılık verir. Ve o sinirle gelinine bir sille atar. Gelinse, her şeyi sinesine çekip odasına gider. Odasında sessiz sessiz ağlarken; duygularını iğne ve iplikle oyalara döker: “Yumruk” şeklinde yaptığı oyaya da “Kaynana Yumruğu” adını verir.

Babaannem ömrünün son yıllarında alzheimer hastalığına yakalanmıştı. Fakat unutmadığı bir şey vardı, o da hayatı boyunca elinden düşürmediği iğne oyasıydı. Elinde iğne ya da iplik yoktu ama elleri oya yapıyordu. Bunu sanıyorum hiç unutamam. Hepimizin böyle hikâyeleri vardır. Artık bizlerin oya yapacak kadar zamanı yok, hepimiz bir şeyin tasarımcısıyız. Ama keşke artık tasarlamayı bıraksak da yitip gitmekte olanları yaşatmaya baksak.

Türküler ve Maniler
Kültürümüzün önemli bir parçası oyalar, tıpkı türkü ve manilerimiz gibi. Anadolu’da adını bilmediğimiz pek çok ozanımız vardır, mani okurlar, türkü çığırırlar, atışırlar… Bu ozanların arasında elbette kadınlar da var. Onların isimleriyse ya hiç anılmadı ya da biz tamamen unuttuk. Aslında bu türküler ve oyalar da birlikte bir kültürü oluşturuyor; Anadolu. Biz dinleyip de duymasak bile oyalar da birçok mani ve türküye de konu olmuş; yar, sevgili deyince bir sonraki dizede mutlaka oya da geçmiş. Duygular motif motif oyaya işlenirken, türküyü de es geçmemiş.
“Çemberimde gül oya / gülmedim doya doya’’
“Sarı yazma yakışmaz mı güzele / sarardı gül benzim de döndü gazele’’
“Ağlama yar ağlama, mavi yazma bağlama’’
“Başında yazması var / burnunda hızması var / al yanak gamzesi var / beni öldüren esmer’’
“Yemenimin oyası / rengi de rengine / körolası anan beni vermedi beni dengi dengine’’
“Al yazmanın oyası / alnıma vurdu boyası / alicen diye kandırdı / Allah’ından bulası’’
“Oyalı da yazma başında / oyaları kaşında / yeter beklettiklerin / çeşmelerin başında’’
“Başına bağlamış karalı yazma/ Alırım sevdiğim ağlayıp gezme/ Çıkıp pencereye kendini üzme/ Uzat başörtüsünü çıkam yanına’’
“Al önlüklü mavi yazma /Gey karşımda salın dilber/ Yalın ayak yere basma/ Geyin altın nalın dilber’’

Karacaoğlan
“Başına bağlamış oyalı yazma /Yazarsan mektubun gahirli yazma’’
Not: Yazı hazırlanırken TC Kültür Bakanlığı / Türk Oyaları Kataloğu’ndan yararlanılmıştır.

Henüz Yorum Yok

Bir Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.