Nursen Turgut
Düğünler her zaman sanki o özel gün aile kurmanın aracı değil de güzel olmak, gösteriş yapmak veya aile ve arkadaşlarla keyifli zaman geçirmek amaçlanarak yapılıyormuş gibi algılanır. Oysa dinimiz açısından düğün aile kuran iki insanın bu birlikteliğinin helal yollarla yapıldığını çevresine duyurmasının aracıdır.
Aile bizim toplumumuzun en küçük birimidir, yani bir milleti meydana getiren çekirdek… Eskiden, yani bizim çocukluğumuzda aile dendiğinde sadece anne baba ve çocuklar gelmezdi akla, büyük bir evde yaşayan dede ve ninenin hatta belki amcaların halaların olduğu bir yuva gelirdi akla. Hatta ben çocukken ninelerin veya dedelerin başka bir evde yaşaması düşüncesini eminim havsalamız almazdı çünkü Osmanlı’dan bize “anne ve babana ihsanda bulun” (Ankebut, 29:8) ayeti rehberliğinde sudur etmişti aile düşüncesi. Benim neslim ve benden öncekiler iyi bilir, biz bütün kuzenlerimizle aynı bahçe içinde büyüdük, aslında bu sosyolojik bir amaca da hizmet ediyordu; hem paylaşmayı öğrendik hem de öfkemizle, kıskançlığımızla, bencilliğimizle baş etmeyi aile içinde yaşayarak öğrendik. Belki de büyük kentlere göz etmeye başladıkça bu aile yapımız zarar gördü, Allah’ın bize öğrettiği sıla-i rahim, yani akrabalık ve hısımlık bağları giderek kopmaya, ayrışmaya başladı. Ben çocukken ailemle Ankara’nın kenar mahallelerinden birine taşındık. Yani görünürde büyük şehirde oturuyorduk ama evlerimiz içi hala köylerimizdekinin aynısıydı. Evimizde misafirlerimiz ve akrabalarımız için beklettiğimiz tertemiz bir odamız, yatılı kalmak isteyenler için temiz çarşaflarımız her daim hazır olurdu. Bizim için misafir Peygamberimizin “Allah’a ve ahiret gününe iman eden misafirine ikram etsin” buyruğu gereği kutsaldı. Bu emir gereği odalarımız temiz, ikramımızı hazır tuttuk.
Ancak dünya döndükçe biz de değiştik, dünyevileşme denilen şey hepimizi esir aldı maalesef, ne misafir bekleyen odalarımız kaldı ne misafir çarşaflarımız ve yorganlarımız… Evlerimiz büyüdü belki ama bilmem gönüllerimiz mi küçüldü, aileler sakinledi, misafirlerimiz azaldı, yorganlar evde kim yaşıyorsa onlara kadar var artık.
Biz bu hallerden geçerken ailenin kuruluşu, yani düğünlerimiz ve nikâhlarımız da değişti, öyle ki Allah’ın razı olamayacağı haller aldı zaman zaman. Nikâh iki insanın Allah’ın şahitleri huzurunda birlikte meşru bir hayata başladıklarının ilanı iken şimdi hem erkek hem kız tarafı için bin bir zorunluluk barındırıyor. Halbuki Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de aile ve onunla ilgili kuralları koyarken daha nikah aşamasından başlıyor ailelere yol göstermeye. Ailenin asil maksadı Bakara Suresi 187. ayette şöyle açıklanıyor “erkekler kadınlar için örtü, kadınlar da erkekler için örtüdür”. Aslında bu ayet bize evliliğin insan için ne olması gerektiğini, dinin aileye bakış felsefesini ortaya koyuyor. Nikahlandığın kişi senin örtün olacak, dışarıda senin görünen yüzün, adeta dış kıyafetin olacak… Yani Allah u Teala size eşinizi bu ölçüye göre seçin diyor, güzellik yada makam ve mevkii ölçüt olmamalı, seni eksiğinle fazlanla bir örtü gibi örtebilecek bir eş seç…
Bu seçimde erkek kadına seçiminin bedeli olarak belli bir mehir vermek zorundadır. Bizim toplumumuzda gözden kaçabilen bir farzdır bu, kadının hakkıdır. Allah Bakara suresinde “kantar kantar verseniz bile sakın (verdiğinizi) haksızlıkla almaya yeltenmeyin” diyerek erkekleri bu konuda uyarıyor. Hz. Peygamber ise nikah konusunda şöyle buyuruyor: “nikahın en hayırlısı kolay olanıdır”. Burada durup düşünelim, gerçekten kolay mı nikahlarımız? “Nikahın en bereketlisi ve en güzeli masrafı en az olandır” hadisinin neresine düşüyor anlı şanlı düğünlerimiz?
Acaba aile olarak savrulmaya namzet milletimiz daha ailenin kuruluş aşaması olan nikahta ve düğünde hak olan çizgiyi çoktan aşmıyor mu? Önce karşılıklı bir yarışa girdik, kız evi ve oğlan evi diyerek. Sonra da her şeyin en lüksüne göz diktik, bizim aldığımızı kimse alamasın istedik, en iyisine sahip olmak hakkımızdır diyerek… Acaba Muhammedi ve Kur’ani çizgiden bu kadar uzaklaşmış düğünlerde, lüks masalarda neredeyse israf edilerek kurulan aile evlerinde bunca tartışma ve belki de boşanma olması abes midir? Peygamberimiz kızı Fatıma’yı Hz. Ali ile nikahlarken diyor ki “ya Ali kızım Fatıma’yı sana verdim. Şu zırhı sat da mehrini ödeyelim”. Hz. Ali uzunca bir süre alıcı bulamıyor zırha, tam mescide dönmeye niyetlenirken yolda Hz. Osman’ı görüyor ve 480 dinara ona satıyor zırhı. Hz. Ali hevesle peygamberimizin yanına dönmeye hazırlanırken Hz. Osman buyuruyor ki, “ya Ali bekle. Senden 480 dinara aldığım bu zırhı sana düğün hediyesi olarak vermek istiyorum”. Peygamberimizin yanına dönünce Allah Resulü Bilal’i Habeşi Hazretlerini çağırarak bal ve gül suyu aldırıyor ve nikah için şerbet yapılıyor. 480 dinarın 8 dinarı ev için elzem ihtiyaçlara harcanıyor ve kalan Fatıma Efendimize mehir olarak teslim ediliyor. Bu menkıbe bize Peygamberimiz döneminde bir nikahın nasıl olduğunu çok güzel anlatıyor. Kadının hakkını gözeterek, asgari müştereklerde buluşarak ve makul ikramlar yapılarak.
Kısacası dinimizin bize öğütlediği evlilik budur, doğru eşi seçmek, kendi kültürümüze uygun nikah yapmak ve kadının hakkını gözetmek. Şimdi kendi düğünlerimizi gözden geçirelim, aldığımız eşyaları, en iyisi olsun diyerek, belki başkaları ne der endişesiyle kendimizi mahkum kıldığımız borçları… Oysa hepimiz biliriz ki “Allah israf edenleri sevmez”. Ve bir an durup düşünelim, sahi biz neden evleniyoruz? Oysa Allah buyuruyor ki; “sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini var eden Allah’tır” (Araf 189.)
Allah hayatı israf etmeden yuvalar kuracağımız ve evlatlar yetiştireceğimiz haneler, yurtlar, yuvalar nasip eylesin…
Amin…




